BENİM HİKAYEM

Yanlış Hayat Doğru Yaşanır mı ya da Lal Hikayeler

Alev Karakartal

Benim babam kendini Atatürkçü ve iyi bir Müslüman olarak tanımlardı. Akşamcıydı, ama pek çok Müslüman Türk erkeği gibi Ramazan’da içmez, sağlığı elverdiğince orucunu da tutardı.

Türklüğüyle gurur duyardı babam. Aşırı milliyetçi değildi, yine de bazı olaylar karşısında ağzından öfkeyle “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” cümlesini duymuşluğumuz vakidir, ‘gavur milletine’ de aman aman güvenmezdi. Yani bu ülkede sık rastlanan, sıradan bir Türk’ün halet-i ruhiyesine sahip, sıradan bir adamdı benim babam.

Sıradan olmayan şuydu ki, benim babam; Türk değildi. Aslında Müslüman da değildi.

Bu ‘acı gerçeği’, hiç değilse bir kısmını öğrendiğimde lise sıralarındaydım. Beyaz annem ve ‘esmer babam’ çalışkan çıkmış, kendi küçük ‘kabilelerini’ İstanbul’da kuruvermişti. Boy boy, kızlı erkekli, sekiz küçük melez, babaanne, hala, amcalardan oluşan tuhaf, renkli bir grup olarak birlikte yaşadık uzun seneler boyu. Biz çocuklar görünümümüzde bir ‘tuhaflık’ olduğunun farkındaydık tabii, zaten sokağa her çıkışımızda birileri sık sık hatırlatıyordu ‘başka’lığımızı. Ne var ki, biz çocuklar büyüyüp sorular sormaya başlayana kadar, aile büyükleri bu konuyla ilgili konuşmaktan hep kaçındı. Konuştuklarında da söyledikleri tek şey, babamın ailesinin Afrika asıllı olduğuyla sınırlı kaldı. Henüz çocuk sayılmama rağmen, beni daha fazla ısrar etmekten alıkoyan şey; hissettiğim ama anlam veremediğim bir sıkılganlık, daha çok ‘utanç’ hali olmuş olmalı.

Ben de okudum, ellerindeki sınırlı sayıda fotoğrafı ve belgeyi gizlice karıştırdım, başkalarıyla konuştum ve öğrendim. Dedemin ailesinin Sudan denilen bir ülkeden Türkiye’ye getirilmesinin, tıpkı Kenya’dan, Etiyopya’dan ve daha kimbilir kaç yoksul Afrika ülkesinden getirilen ırkdaşları gibi,yaşadıkları topraklardan, vatanlarından koparılarak gemilere doldurulup memalük-ül Osmanlı’ya taşınmalarının izini sürdüm. Hikayenin başlangıcının yani. Sonrasını Amerikan dizilerinden falan bilirsiniz: Köle pazarları, elleri prangalı, yorgun yüzlü siyahlar, pazarlık yapan köle tüccarları falan…

Cumhuriyetin ilk yıllarında başlayıp 50’lere kadar süren (hiç de uzak bir geçmiş değil bahsettiğim, görüyorsunuz) ‘azat etme’ sürecine gelene kadar olan olmuş; tarım işçisi, cariye, haremağası, odalık, hizmetçi, seks aracı vb. olarak kullanılan bu insanlar başarılı bir ‘ikna operasyonuyla’ önce dinlerini bırakıp hidayete ererek Müslüman olmuş, birazcık daha ‘üzerlerinde çalışıldığında’ da türlü çeşit dillerini unutup Türkçe öğrenivermişlerdi bile.

Yaşı kemale ermiş Türkler tiyatro oyuncusu Tevfik Gelembe’nin yüzünü siyaha boyayarak oynadığı ‘Arap Bacı’nın ya da eski Türk filmlerindeki ‘Arap dadı’ların komik, kırık Türkçesini hatırlayacaktır. Siyahların evlerde ‘dadı’lık mertebesine yükselmesi epey bir zaman alsa da belli ki yüce Türk milleti ‘köle artıklarına’ Türkçeyi ‘doğru dialekt’le konuşma beceresini yakıştıramamış olmalı.

 

Vatan nereye düşer?

Türklerin ünlü bir deyişi vardır. Vatan için, doğduğun yer değil, doyduğun yerdir derler. Vatan dedikleri topraklarda bin beşyüz yıldır yaşayan bir halk sözünü ettiğim. Acaba, en babayiğit tarihe sahip ailenin taş çatlasa 200 yıllık bir geçmişi olan Birleşik Devletler’de böyle bir deyiş var mıdır? Bilmiyorum. Pragmatizm, yaşama pratiği açısından elverişli bir araçtır neticede ve gündelik hayatta ne kişiye ne ülkeye kalıcı bir zararının dokunduğu görülmemiştir. Böyle bakınca, yani doyduğumuz ya da kafamıza vura vura doyurulduğumuz yer bu topraklar olunca, vatanımızın da aynı yer olması bekleniyor tabiyatıyla. Eski, tatsız defterleri açmanın da, nankörlüğün de alemi yok yani…

Yok, da…

Kafa münafık olmaya görsün bir kere, yerine yenisi öğretilince, bir halk dilsiz bırakılmış olmuyor mu mesela, bu meselelere takılıveriyor işte böyle ara ara. Ya da ‘ilkel doğa dinlerinin’ yerine peygamberli bir din ‘tatlı-sert’ ikame edilince, bir zamanların ‘vahşi siyahları’ medeniyyetten nasibini almış mı sayılıyor? Düşünüp duruyorsunuz.

Hatırlatmama gerek var mı bilmem. Birkaç yıldır en önemli gündem maddemiz, kimlik meseleleri, alt-üst kimlik tartışmaları, ‘Türkiyelilik’ tanımı çevresinde dönüp duruyor. Tartışmalar tabiyatıyla, Türkiye’nin en büyük alt kimliğe sahip grubu olan Kürtlerle, artık numunelik haline gelmiş ‘azınlıklar’ üzerinden yürütülüyor.  Tabiyatıyla diyorum, zira mesela tartışmanın başlatıcısı olan değerli profesörlerin bile bu ülkenin kölelik tarihi üzerinde enine boyuna malumat sahibi olduklarından kuşkuluyum. Hele, her anlamda dilsizleştirilmiş bir halkın ‘artıklarının’ kendileri bile konuyla ilgili malumatlarını dipsiz kuyulara atıp üzerine taşlar yığmışken, onlardan fazlasını beklemek aşırı bir iyimserliktir belki de..

En hayırlısı tıpkı babamın bize tembih ettiği gibi fazla kurcalamamak, olanı olduğu yerde bırakmak mı acaba? Bir ülkeyi sevip sevmemek, ait hissedip hissetmemek üzerinden ‘his’ temelinde yürütülemez mi mesela tartışma?

Yapılabilirdi… Öyle olsaydı, belki ben de böyle geç kalmış yüzleşmelere girişmekten vazgeçebilirdim. Ama öyle olmadı. Tartışmalar sırasında, kendiyle ve tarihiyle yüzleşmekten bahsedildi durduk yere. Ne bileyim, insanın doğuştan edindiği kimliğin vazgeçilmezliğine falan vurgu yapıldı. Benim yine canım sıkıldı.

 

Yok sayarsak yok olur mu?

 

Babam, hikayesini, hikayemizi anlatmak için izin isteseydim, vermezdi biliyorum. “Kaşıma eski yaraları” derdi. “Uğraşma. Olan olmuş işte.” Sadece bedenleri değil, ruhları da derinden yaralanmış insanların yaşadıklarıyla hesaplaşmaları kolay olmuyor. Hatta galiba çoğu kez mümkün de olmuyor.

Tecavüze uğrayan kadınların, başlarına bu iş geldiği için utanıp gizlediği; duyanların, bilenlerin kadını ‘kuyruk sallamakla’, ‘çanak tutmakla’ suçladığı bir kültürde sık rastlanan bir hal bu, bilirsiniz. Böyle öğretilmiş, böyle bellenmiş, böylece de rahat edilmiş: Yok sayarsan, belki yok olur.
Ne ki, kimseyi ailesini, atalarını, yani kendini yok saymaya, başını ‘ila nihaye’ yerde gezdirmeye sonsuza kadar mahkum edemiyorsunuz işte. Aradan yüz yıl da geçse, “ırzına geçilmişliğin mahcubiyeti”, gün geliyor, mağdurun kendisi olmasa bile varislerince “mütecavizin günahı” haline getiriliveriyor. Hesabı kapatmak bazen, birkaç nesil alabiliyor.

Yaşadığı ülkeyi, öylesine ya da hasbelkadar falan değil, sahiden, yüreği yanarak seven, uğruna ölümü göze alıp kavgalara giren; gereklerini aman aman yerine getiremese bile dinine, kitabına, peygamberine toz kondurmayan bir adamın kızıysanız eğer, sadece aynaya bakarak bile özüne ulaştığınız bir bilgi yüzünden böyle bir adamın hikayesini çocuklarına aktaramaması, bundan hicap duyması karşısında içiniz kıyılıyor, öfkeniz bileniyor.

Sadece ben değil, yurtlarından koparılıp köle edilen bir halkın artıkları, bu ülkede doğup büyümüş üçüncü kuşak kırmalar, Türk ve Müslüman kimliğine sahip olsa -ve bundan gocunmasa- da utanıp sıkılmadan geçmişlerine sahip çıkmaya, dillerindeki mührü söküp atmaya başladı hanidir. Zaman, hikayelerini birbirlerine anlatma zamanıdır. Bir gün babalarımızın ‘yerli’ başları tekrar yıldızlara değdiğinde, belki had bildirmeye had safhada meraklı ‘özbeöz’ Türkler de kendini temize çekmenin ferahlığını yaşar. Kimbilir…

hk

 

 

 

 

 

hkg