TÜRKİYE'DEKİ SİYAH GÖÇMENLER

Kayıtları ’emniyet’e düşülenler(*).

Türkiye’de Afrika ülkelerinden gelip yerleşen göçmenlerle ilgili en önemli bilgi kaynakları Emniyet Genel Müdürlüğünün veya sınır karakollarının topladığı resmi veriler. Sayılı akademik çalışmalardan birini ise  Deniz Yükseker’le Kelly Brewer yürüttü. Anketi İstanbul’da 133 Afrikalı göçmene uyguladılar. Bulgularından biri Afrika’nın değişik bölgelerinden gelen göçmenlerin birbirlerinden farklı olduğu, iktisadi amaçlarla gelen batı ve orta Afrikalıların sığınmacı olarak gelen doğu Afrikalılarla karıştırılmaması gerektiğidir.

Aslı Öcal’ın bitirme tezi, etraflı görüşmeler, göçmenlerin iş hayatı hakkında değerli bilgiler ve basında çıkan yazıların hassas bir analizini içeriyor.

Özdil’in tezi ise İstanbul’daki Afrikalı göçmenler arasında ancak bir ay süren ama gerçek anlamda bir alan araştırmasına dayanıyor. Afrikalı göçmenler hakkında ayrıca gazete ve dergi röportajları, televizyon haberleri bulunuyor.

Uluslararası hukuk ve politika alanında göçmenlerle ilgili en genel sınıflandırmanın başında ekonomik göçmenler ve mülteciler ayrımı geliyor. Sığınmacılar, kaçak göçmenler, geçiş yapan (transit) göçmenler, düzensiz (irregular) veya gizli (clandastine) göçmenler de değişik göçmen gruplarını tanımlıyor. Sığınma talebi sonuçlandırılıncaya kadar kendilerine sığınmacı deniyor, eğer sığınma talebi kabul edilirse, mülteci statüsü veriliyor ve başka ülkelere iltica etme hakkı ediniyorlar. Türkiye, 1951 Cenevre Sözleşmesi’ni ve 1967 Protokolü’nü imzalamış ülkelerden biri olmasına rağmen, ‘coğrafi çekince’ hakkını belirterek sadece doğu Avrupa ülkelerinden gelen ‘geleneksel mülteciler’ olarak tanımlanmış gruba iltica hakkı veriyor.

Ancak 1990 yılından bu yana gerekli yasal düzenlemelerle, ‘geleneksel mülteciler’ dışında kalan gruplara da geçici iltica hakkı verilmeye başlandı. Bu yüzden Türkiye’de sığınmacı olarak bulunan Afrikalılar, sığınma talepleri kabul edilirse, geçici olarak Türkiye’de kaldıktan sonra yaşamlarını Batı’daki üçüncü ülkelerde devam ettiriyorlar.

Umursamazlık, yok sayma

Türkiye’de bulunan Afrikalıların önemli bir kısmını sığınm(

acı veya sığınma talebi reddedilmiş Afrikalılar oluşturuyor. Türkiye’de göçmenlikle ilgili yasa ve uygulamalar, her iki sınıflandırmada yer alan göçmen gruplara çok sınırlı yaşama hakkı sunduğu için, Afrikalıların çoğunun hedefi İstanbul’da kısa bir süre geçirdikten sonra Avrupa veya Kuzey Amerika ülkelerine geçiş yapabilmek. Avrupa Birliği ve diğer ülkelerin göç ve sınır kontrolü konusundaki sert uygulamalarından dolayı çoğu zaman bu ‘geçiş’ hedefini gerçekleştiremiyorlar. Fakat Batı ülkelerine geçiş yapamamak, geldikleri ülkelere geri dönmek anlamına gelmiyor.

Ülkelerinde iç savaşın göbeğinde yaşayan ve silahlı çatışmalarda ailelerini kaybeden birçok Afrikalı, Avrupa’ya gitmek umuduyla bir insan kaçakçısıyla anlaşarak, bir geminin güverte altında haftalar boyu yolculuk ederek ve sonunda Avrupa’ya geldiğini sanarak, nerede olduğunu bile bilmedikleri Türkiye’ye bırakılıyor. Bazıları Türkiye’den ayrılmayı başarıyor. Gitmekte kararlı olanlar yolunu buluyor. Gerçi bu işte başarı eldeki maddi imkânlara bağlı; az parası olanlar veya şansı yaver gitmeyenler arasında sınırda takılanlar ya da geçtikten sonra yakalanıp geri gönderilenler, hatta ölenler oluyor.

Sonuçta ortaya, yıllar içinde birikmiş göçmenlerden oluşan Afrikalı topluluğu çıkıyor. Tam da bu sebeple Türkiye’nin Afrikalı göç hareketi için sadece geçiş ülkesi rolü oynadığını söylemek yetersiz kalıyor. Türkiye’nin göç politika ve uygulamalarındaki belirsiz ve keyfi tutumlar göçmenlerin ümitsizliklerle dolu hayatlarını daha da karmaşık ve arada kalmış bir hale sokuyor.

Genel olarak toplumda göçmenlere yönelik bir umursamazlık veya yok sayma eğiliminden söz edilebilir. Bu görünmezliğin nedenlerinden biri de, kaçak göçmenlerin sokağa çıkmasının bile zor olması. Sokakta “varolmak”, yani tutunabilmek aslında yasal olmayı gerektiriyor. Bu görünmezlik, aynı zamanda, hem Afrikalı göçmenlerin kendilerini, hem de devletin bu göçmenlerin Türkiye’deki varlığını geçiciymiş gibi algılamalarından kaynaklanıyor.

İlk başlarda, medya tarafından toplumda suçu tetikleyebilecek ya da suç oranını artıracak unsurlar olarak tanımlanıyorlardı. Bugün hâlâ uyuşturucu satıcılarıyla özdeşleştirilebiliyorlar veya insan taciri olmakla suçlanıyorlar.

Ancak Müslüman Afrikalı göçmenlere bakış daha hoşgörülü. Genelde, Hıristiyan olanlar da, kendilerini Afrika’daki Müslüman bir ülkeden gelmiş gibi tanıtıyorlar. Ancak, genellikle aşağı yukarı kendi yaşam koşullarını paylaşan ve toplumun geri kalanı tarafından dışlanan insanlarla bir arada yaşamalarına rağmen, bu bölgelerde ayrımcılıkla burun buruna geldikleri biliniyor.

Brother…

Afrikalı göçmenler; geldikleri ülke, ekonomik ve politik durumları, etnik köken, kültürel yapı ve dilleri bakımından çok farklı özellikler gösteriyor. İstanbul’daki Afrikalı göçmenler diye tanımladığımız grup, Sahra-altı Afrika ülkelerinden gelen ve genellikle siyahların oluşturduğu göçmenleri kapsıyor. Onlar da kendilerini Afrikalılar ve İstanbul’da yaşayan siyah cemaat olarak tanımlıyorlar.

İstanbul’daki Afrikalı göçmen toplumununu iki ana gruba ayırabiliriz. Birinci grup genelde Nijerya, Gana, Senegal gibi Batı Afrika, ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi Orta Afrika ülkesinden gelen ekonomik göçmenler. Bu grupta yer alanları diğer Afrikalılardan ayıran en önemli özellik, geldikleri ülkelerle Türkiye arasında bavul ticareti gerçekleştiriyor olmaları. Özellikle Türkiye ve Nijerya arasında bavul ticaretine dayalı uluslararası bir tekstil alışverişi var. İstanbul’da bulunan Nijeryalı göçmenler de buradan aldıkları tekstil ürünlerini “aracı” olarak kendi ülkelerindeki toptancılara gönderiyor. Bu ulusötesi ticaret bağlantısına dahil olan birçok göçmen kendisine kısıtlı ve düzensiz de olsa yaşamlarını devam ettirebilecekleri düzeyde bir gelir kaynağı yaratıyor. Tekstil ürünlerinin yanı sıra otomotiv yan sanayii ürünlerinin de ulusötesi ticareti gerçekleştiriliyor. Ayrıca Afrikalı göçmenler sadece mal alıcısı/satıcısı rolünü değil, mal alışverişini sağlayan kargo ofislerinin işletmeciliği rollerini de üstleniyor. Tabii bu sonuncusunu ancak İstanbul’a geldikten sonra düzenli bir gelir elde edebilen az sayıdaki göçmen gerçekleştirebiliyor.

ikinci grup ise Somali, Ruanda, Eritre, Etiyopya gibi Doğu Afrika ülkelerinden gelen sığınmacı ağırlıklı göçmenler. Genel olarak bu grupta yer alan göçmenler birbirleriyle daha sıkı sosyal ve kültürel bağlar kuruyor. Bunun bir sebebi, Batı Afrika’dan gelen ekonomik göçmenler gibi kentin yarı resmi ekonomik fırsatlarına dahil olamamaları. Bu yüzden bu grubun biraz daha kendi içine kapalı olduğu söylenebilir. Fakat sığınmacı statülerinden dolayı, konuyla ilgili çalışmalar yürüten sivil toplum örgütleri ile daha yakından ilişki içindeler ve bu kuruluşlardan hukuki ve sosyal yardım alabiliyorlar. Bu grupta yer alan göçmenlerin Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne yapmış oldukları iltica başvuruları kabul edilirse, üçüncü bir ülkeye yerleştirilinceye kadar Türkiye’de geçici olarak yaşama hakları bulunuyor. Fakat kabul edilmeyen sığınmacılar İstanbul’da yasa dışı olarak barınıyorlar.

Yasal göçmenlerin, çöküntü alanlarına değil de, daha çok şehrin geneline yayıldıklarını görüyoruz. Yasal göçmenler dediğimiz ya yasal bir işe sahip olmuş, ya kendi işini kurup ticaret ve tekstille uğraşan, oturma izni olan Afrikalılar ya da öğrenciler.

Türkiye’yi seçmelerinin nedeni, ülkelerindeki savaş ortamından uzaklaşmayı mümkün kılması, ayrıca Avrupa’ya oranla daha hesaplı bir eğitim görme imkânlarının olması.

Bu göçmenler için Afrikalı olmak kendi ülkelerindeyken çok daha önemsiz bir kimlikken, Türkiye’ ye geldiklerinde bir üstkimliğin, yani “Afrikalı” kimliğinin oluşmaya başladığını ifade ediyor. Hepsi birbirlerine “brother” (kardeş) diyor. Ama bir mesafeden de söz edilebilir. Zaten yaşam standartları dolayısıyla ayrışan insanlar, şehir hayatında farklı bölgelerde oturuyor. Yasal göçmenler yasadışı olanlarla pek iletişime girmiyor, çünkü bir işleri, düzenli bir hayatları, aileleri var.

Bu yerleşik göçmenlerle konuşmak ve onların buradaki yaşamlarına dair bir takım ayrıntıları yakalayabilmek yasadışı göçmenlere oranla daha zor. Çünkü genelde burada fazla sorunları olmadığını, sadece çalışma izni almanın zor olduğunu söylüyorlar, ayrımcılıktan pek bahsetmiyorlar. Yasadışı göçmenlerle çok da fazla etkileşime girmiyorlar, çünkü kaçak durumda olanların hayatlarına sorun getirebileceğini düşünüyorlar.

Türkiye’deki mülteci Afrikalılar için iş bulup çalışmak çok zor. Ucuz işgücü olarak kullanılan Afrikalılar’ın yabancı işçi çalıştırmayı engelleyen yasaların ağırlaşmasıyla iş bulmaları imkânsız hale gelmiş. Haklarında oluşan kötü imaj nedeniyle Türklerle pek iletişimleri olmayan Afrikalı göçmenlerin arkadaşlarını da genellikle Türkiye’de yaşayan yabancılar oluşturuyor.

Bazı kiliselerde cumartesi günleri dağıtılan yemekler Afrikalı göçmenlerin çoğu için sıcak bir kap yemek yemenin tek yolu.

Uluslararası arama merkezlerinin Afrikalı göçmenler için önemi büyük. Özellikle geldikleri ve gitmeyi istedikleri ülkelerdeki yakınlarıyla bağlantılarını bu mekanlar aracılığıyla sağlıyorlar. Ayrıca arama merkezlerinin önü göçmenler için günlük buluşma mekânı olarak işlev görüyor. Çoğunun düzenli bir mesleği olmadığı için boş vakitlerini arama merkezlerinin önünde arkadaşlarını bekleyerek ve sohbet ederek geçiriyorlar. Bu ayaküstü muhabbetler, kendi göçmen grupları hakkında günlük bilgi alışverişi yapmaları ve haberleşmeleri, grup içi sosyal bağların oluşmasına katkıda bulunuyor.

Futbol turnuvaları, Afrikalı göçmenlerin yaşamını renklendiren en önemli etkinliktir. İstanbul’da yaşayan Afrikalılar milli takımlar bile kurmuşlar. “Afrika Toplulukları Futbol Derneği” Afrikalılara yönelik faaliyet gösteren bir kurum. Türkiye’de medyanın Afrikalılara dair en çok ilgisini çeken konu da bu. Futbol, toplumsal kaynaşmayı kolaylaştıracak bir ilk adım olabiliyor. Göçmenlerin çoğu futbol geçmişleri olduğunu ve yakın çevrelerinde burada futbol oynamaya çalışan arkadaşları olduğunu söylüyor. Yabancı futbolcular sadece en pahalı takımların top koşturduğu süper ligde ya da amatör ligde oynayabiliyorlar.

Bu da değişik yetenek derecelerinde olan Afrikalı futbolcuların iş şanslarını azaltıyor. Afrikalı futbolcular ilk geldiklerinde 3. ligde top oynamaya başlayıp performanslarına göre lig atlamayı beklerken, burada da kulüpler tarafından yapılan bir ayrımcılıktan söz ediliyor. Çok iyi oynadıkları halde çok az paralara çalıştırılmaları ve bir çıkış yolu bulunamaması söz konusu, çünkü oturma izni bile alamıyorlar. Futbol, Türkiye toplumuyla Afrikalı göçmenleri birbirine bağlayan bir kültür oluşmasını sağlıyor; İstanbullular ve Afrikalılar beraber maçlar yapıyor mesela.

Arama merkezlerini genelde Türkiye vatandaşları isletiyor, fakat Afrikalı göçmenlerin işlettiği mekanlara da rastlamak mümkün. Afrikalıların işlettiği diğer mekânlar ise restoranlar. İşletmecilik yapan göçmenlerse genelde ya iş ve oturma izni almış göçmenler ya da Türkiye vatandaşlığına geçmiş olanlar.

Göçmenlerin hayatlarını kazanmak için yaptıkları işler becerileri ve edindikleri çevreye de bağlı, ama Türkiye’de yeni meslekler edinenler çok. İstanbul’da ulusal ve etnik toplulukların oluşması ve bazı iş alanlarında yer edinmeleri yeni gelenlere eskisine oranla kolaylıklar sağlıyor. Göçmenler geldikleri ülkeye göre de değişik eğilimler, tercihler gösteriyor.

Çoğu göçmenin en çaresiz zamanı tahmin edilebileceği gibi vardıktan sonraki ilk aylar. İş bulmaya yardım edecek bir tanıdıkları yoksa yüksek eğitim görmüş de olsalar gündelik işler arıyorlar. Tophane, Dolapdere veya başka küçük sanayi mıntıkalarında iş yerlerinin kapısına gidip birisinin öğrettiği Türkçe “İş var mı?” sorusunu tekrarlıyorlar. İnşaatta, atık toplama merkezlerinde, ev veya kamyon taşımacılığında, odun kırmada, araba yıkamada, marangoz atölyelerinde gündelikçi olanlar var. Buralarda da bazen temizlik, mal götürüp getirme gibi en vasıfsız işleri yapıyorlar. Ücreti günün sonunda verilen bu çeşit işler için göçmenler Türkçe “çabuk çabuk” deyimini kullanıyor. Bazılarıysa Fransızca özel ders veriyor.

Afrikalı göçmenlerin faal olduğu en şaşırtıcı alanlardan biri film oyunculuğu. 2000 yılından beri televizyon dizilerinde olsun filmlerde olsun Afrikalı karakterler görülmeye başladı. Reklam filmlerinde de küresel bir hava yaratılmak istenince Afrikalılara yer veriliyor.

Maaşlı çalışan Afrikalıların bir büyük derdi vaat edilmiş ücretlerin her zaman ödenmemesi. Hakaretler, küçümsemeler, fiyatta dolandırılmalar, sarkıntılıklar, ikametgâh bulma zorluklarına bir de bu bir mihnet ekleniyor. Serbest iş alanları, seyyar satıcılık; hatta sporcu veya öğrenci olsalar bile esas istedikleri kendi başlarına çalışabilecekleri bağımsız bir kazanç kaynağı.

Özellikle İstanbul’da şu sıralarda yıldız denebilecek çapta ün kazanmış göçmen Afrikalı müzisyenler var. Kimisi de daha mütevazı bir şekilde davul dersi vererek, tek tük dans gösterileri yaparak ek gelir elde ediyor. Birkaç göçmen de hayatını zanaatkârlıkla kazanıyor. Ayakkabıcılık, sandalet yapımı gibi.

Her ülkeye bir sektör

Afrikalıların icra ettiği en tipik serbest meslek seyyar satıcılık. Seyyar satıcılığın en yaygın şekli İstanbulluların artık aşina olduğu saat ve parfüm satıcıları. Bu iş, ağırlıklı olarak Senegallilerin elinde ve Senegalli kimliği ile neredeyse özdeşleşmiş durumda. Saatleri tamir etmeyi de biliyorlar. Senegalliler bu mesleği yalnız Türkiye’de değil Avrupa’nın başka büyük şehirlerinde ve kuzey Amerika’da da yapıyor. Saatler Çin malı, Tahtakale’deki toptancılardan alınıyor, parfümler ise Türkiye’de ihracat için imal ediliyor. İşe az sermaye ile başlanabiliyor; 1000 dolarlık mal bir sergiyi doldurmaya yeterli, 3-4000 dolarla ise mükemmel satış sağlayan çeşit bolluğuna erişiliyor. Çoğu en az bu kadar parayla geliyor zaten, olmazsa İstanbul’daki tanıdıkları yardım ediyor, yol gösteriyor. Bu iş çoğu Senegallinin gurbette attığı ilk adım oluyor.  Senegalliler arasında üniversiteye öğrenci olarak gelmiş hatırı sayılı bir grup olmasına ve kargo işi yapanlar arasında da okumuşları bulunmasına rağmen öbür Afrikalı göçmenlerin aksine seyyar satıcı Senegalliler arasında modern okullara gitmiş olanlar az. Çoğu ülkelerindeki devlet okullarına rağbet etmeyen Müslüman ailelerden geliyor. Satıcılık için gerekli olan Türkçe kelime ve cümleleri çabuk öğreniyorlar. Ellerindeki Senegal veya uluslararası vasıta ehliyetleri Avrupa’dakinin aksine Türkiye’de tanınmıyor.

Başka türden bir serbest meslek örneği, atık toplama işi . Atıkçılar İstanbul tarlabaşında, Sierra Leoneliler. Oturdukları binalarda su, elektrik yıllar önce kesilmiş, banyo yok, rutubetli.

Uzun yıllar kalmış bazı Nijeryalıların ise baştan ticaret için gelmiş. On beş yirmi yıl önce gelmiş olanlar Türk vatandaşı bir eşle evlenmiş (kimi sonra boşanmış), hatırı sayılır bir kısmı da Türk vatandaşlığına geçmiş. Kimisi yüksek değerde ihraç malları için aracılık (yüzlerce milyon dolarlık dinamolar gibi), ihracat, kargo ve ziyaretçi tüccarların pek yapamadığı Afrika’dan Türkiye’ye ithalat (susam, akaju, tomruk, Afro güzellik malzemesi, belki petrol) işleri yapıyor. Kargo firmaları arasında Afrikalılara ait olanlar onların. Bir kaçının giyim satış mağazaları var. Müslüman iseler Müslüman toplulukları ile ilişkileri, Hıristiyan iseler İstanbul’daki Katolik veya Afrikalı küçük Protestan kiliselerinde önderlik rolleri var. Bu insanlar ulusal göçmen gruplarının liderleri ve gerekince sözcüleri oluyor. Bu liderler arasında sayısı az da olsa kadınlar da bulunuyor.

Evli olanlar, Türkiye’de doğan çocuklarının aşı gibi en temel kamu sağlık hizmetlerini bile sağlık ocaklarında yapmayı reddettiklerini söyledi. Kendisiyle görüşülen,Türkiye’den yılda belki yüz binlerce dolarlık dışsatım gerçekleşmesine aracı, olan ama mütevazı gelir kazanan bir Senegalli oğlunun doğum tezkeresini sallayarak “Acaba Avrupa’da böyle bir şey mümkün mü?” diye sormuştur. Yıllar önce Türk vatandaşı olmuş Nijerya asıllı bir kadının oğlu ise babası gibi kendi de vatandaş değil diye liseden çıkarılmıştır.

Bir çoğu zor koşullarda yaşayan ve en alt sosyal statüde olan Afrikalıların, burada bir tıkanma yaşadıkları görülüyor. Dolayısıyla bu gruplarda bir içe kapanma olduğunu söylenebilir.

Bunun dışında, İstanbul’da bir yıldan fazla zaman geçirmiş birçok Afrikalı göçmenin de yavaş yavaş Türkiye’deki hayata ayak uydurduklarını, hatta karşılaştıkları ayrımcılığa karşı daha farklı bir bakış açısı edindiklerini fark ediliyor. İstanbul’daki Afrika kültürünün üretimi görece rahatça bir araya gelebildikleri bir takım eğlence yerlerinde olabiliyor.

Örneğin Beyoğlu’ndaki reggae barların yaygınlaşması, Türklerin de oralara gitmesiyle, iki kültür arasında bir kaynaşma imkânı sağlıyor. Bir bar işletmecisinin söylediği gibi, “renklerin iç içe karıştığı ve böylece siyah-beyaz ayrımının kaybolduğu bir yer” olarak tanımlanabilir bu barlar.

2005 yılında, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün internet sayfasında açıklanan AB uyum sürecinde iltica ve göç konusunda geliştirilen bir eylem planı var. Burada görülüyor ki, iltica ve göç konusunda Türkiye devletinin yasal düzenleme olarak iki temel odak noktası var: Biri yasadışı göçle, diğeri de insan ticaretiyle mücadele, ikisi de bu konunun suç barındıran olumsuz yönüne bakmakla yetiniyor, oysa bu tür göç hareketlerinin bir insanî boyutu da var.

Kültürel entegrasyon olarak, sadece dil kursları gibi talî öğelerden bahsediliyor. Oysa Türkiye, AB sürecinde iltica ve göç konularında daha derin düşünmek zorunda. Bu süreçte AB şu anda kendisine yönelik mülteci ve göçmen akışını durdurabilmek için ciddi olarak insan haklarını ihlâl eder bir pozisyona gelmiş durumda.  Avrupa genelinde giderek kabul gören “yabancılar -tehlikelidir” söylemiyle, bir şekilde, sivil toplumun sesi susturulmaya çalışılıyor.

*Bu yazı Didem Danış’ın Aslı Öcal’la söyleşisi, Koray Özdil’in Sabancı Üniversitesi Kültürel Çalışmalar Lisans Programı için hazırladığı tez ve A.Ü.SBF dergilerinden derlenmiştir.